e
sv

Epistemoloji III

Epistemoloji III
avatar

Devletsel

  • e

    Mutlu

  • e

    Eğlenmiş

  • e

    Şaşırmış

  • e

    Kızgın

  • e

    Üzgün

Epistemoloji III. Bilimin, incelediği nesneleri gizemli varlıklar olmaktan çıkarıp bildik nesnelere dönüştürebilmesinin bir sonucu olarak, dünyaya ilişkin genel algımızın kökten bir şekilde dönüşmüş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, gökyüzünde gözlemlediğimiz Güneş ve Ay, birer tanrı veya mitolojik karakter olmaktan çıkmış, çağdaş insan açısından yalnızca birer fiziksel nesne konumuna gelmiştir diyebiliriz. Doğayı gözlemlediğimizde, nesne ve olayların değişim içinde ve sonlu olduklarını fark ederiz. Bu noktada, içinde yaşadığımız dünyada değişimin evrensel bir kural olarak göründüğünü söyleyebiliriz.

Değişim içinde değişmeyenin ne olduğunu saptama çabasına giren ilk felsefeciler, var olan şeylerin ardında yatan temel unsurun veya ana ilkenin ne olduğuna ilişkin farklı görüşler ileri sürmüşlerdi. Thales her şeyin kaynağının su olduğunu, Anaksimenes ise havanın en temel element olduğunu savlamıştı. Bu düşünceyi bir aşama ileri götüren Empedokles, nesnelerin ve değişimin temelinde dört elementin yattığını iddia etmişti: toprak, su, hava ve ateş. Bu örneklerle ilk olarak, erken dönem düşünürlerin tümünde dünyasal olguları açıklayacak genel nitelikteki ilkelere ulaşma çabalarını görebiliriz.

Epistemoloji III

Epistemoloji III

İkincisi, bu düşünürler açıklamalarında çoğunlukla doğaüstü veya mitolojik unsurlara başvurmadan, insanın dünyasına ait kavramları kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu düşünürlerin fikirlerinin hem bilimin hem felsefenin başlangıç noktasında yer almalarının esas nedeni de budur. Antik dönemin ilk düşünürlerinin ortak bir özelliği, doğanın düzeninin anlaşılması sorunsalına gösterdikleri özel ilgidir. Sokrates’le gelen etik varlığı ve yaşama biçimi konuları Platon ve Aristoteles için de büyük önem taşır.

Platon’un temel amacı yalnızca düşünsel sorgulamayı sürdürmek ve kavramlar konusunda insanların cahilliklerini sergilemek değil, onun da ötesinde, büyük çapta bir felsefi kuram veya model sunmaktır. Platon’un savunduğu kuram, tümeller kuramı olarak bilinir. Platoncu bir gözle bakarsak, çevremizde algılamakta olduğumuz nesneleri belli kategoriler altında toplayabilmemiz, oldukça ilginç ve açıklamayı gerektiren bir yön içerir. Çevremizdeki fiziksel nesnelerin her biri kendi başlarına var olan ayrı nesneler olsa da onların ne oldukları sorusu gündeme geldiğinde “tek tek nesnelerin kendilerinin ötesinde” bazı unsurlara bakmamız gerektiği açıktır.

Bilgisine ulaşılacak tümellerin gözlemlenen dünyanın içinde olamayacağı açıktır. Dünyamız üzerinde, değişim ve bitimlilik esastır. Fakat bir “kavram” bozulup yaşamını sonlandırabilecek bir şey değildir. İnsan bilgisine ve anlayışına temel teşkil eden bu değişmezler için Platon ‘idea’ ve ‘form’ deyimlerini kullanmıştır. İdea hem varlıksal hem de bilgisel anlamda belirleyicidir. Aynı zamanda tikel nesnelerin belli türden şeyler olmalarının varlıksal koşullarını sunarlar. Bu, işin ontolojik tarafıdır. Örneğin, biz doğadaki bir nesneyi “domates” olarak niteleyebiliyorsak ve ona dair bilgilendirme çabasına girebiliyorsak, bunun nedeni domates ideasının var olması ve bizim bilgisel olarak ona yönelmemizdir.

Bu da işin epistemolojik boyutudur.

Platon’un varlık tasarımında çarpıcı olan bir nokta, onun varlıksal hiyerarşiyi kurgularken, irdelemeyi “asıl” ve “kopya” kavramları üzerinde yürütmesidir. Platon’a göre, herhangi bir şeyin ideası ile onun dünya üzerindeki örneklerini karıştırmak da bu türden bir hatadır. O yüzden Platon varlık hiyerarşisinde en alta “kopyaları” koymuştur. Varlıksal değer sıralamasında bunların bir üstünde, fiziksel dünyanın algılar aracılığıyla kavranabilecek nesneleri gelir. En tepede ise akıl yoluyla kavranabilecek “ideal” ve “değişmeyen” varlıklar, yani matematiksel nesneler ve idealar bulunur.

Bir insan fiziksel bir nesneyi algıladığında belli bir bilgilendirme durumu içindedir. Ancak bilginin nihai hedefi kopya değil, asıl olan varlıktır. Platon felsefesinin en çarpıcı sonuçlarından biri budur. Epistemolojiyi sistematik bir şekilde uygulayan ve bir alan olarak kimliklendiren ilk düşünür olan Platon açısından bakıldığında, bilginin diğer bilişsel hâllerden ayrılması hassas bir konu olarak karşımıza çıkar. Platon, bizim gündelik kullanımımızdan oldukça farklı bir şekilde, “bilgi” sözcüğünü “ideaların bilgisi” olarak ayrı bir statüde tutmuş ve normal algısal yollardan edinilen bilgi için ‘kanı’ deyimini kullanmıştır. Her insan bakma ve görme yoluyla kanı sahibi olabilir. Ancak Platon’a göre yalnızca bilgelik arzusu olanlar, yani felsefeciler, episteme’ye ulaşmaya çalışırlar.

Tümellerin veya ideaların bilgisi gerçek bilgidir. Platon’un varlıksal ve bilgisel kuramı, Thales gibi Eski Yunan’ın ilk felsefecilerin el yordamıyla başlattıkları felsefe serüveninin olgunlaştığı çok temel bir noktayı temsil eder. Platon’un devleti yönetecek kralların, yöneticilik yapabilmeleri için, epistemoloji yeteneklerinin olması gerektiğini düşünür. O yüzden, “bilgi” kavramı bağlamında yaptığımız tartışmaların felsefi olarak çok daha geniş ve önemli sonuçları olduğunu söylemeliyiz.

Epistemoloji III

Aristoteles, hocası Platon’u yakından izlemiş ve onun tümellerin önemi konusunda savladığı fikirleri özünde benimsemiştir. Aristoteles’in karşı çıktığı nokta, nesnelere kimliklerini veren özsel unsurların “değişen dünyanın içinde olamayacağı” yönündeki Platoncu düşüncedir. Aristoteles’in kuramı bu noktada Platon’dan belirgin bir şekilde ayrılır. Aristoteles’in önde gelen amaçlarından biri “varlık” kavramının bir sınıflandırmasını yapmak ve varlık hiyerarşini sergilemektir. “Var olmak” ilginç bir kavramdır çünkü bu kavram evrende karşılaşabileceğimiz her şeye uygulanabilir.

Aristoteles, Platon’dan farklı olarak, kendi başına var olabilme olgusunu dünyanın içinde arar. Başka herhangi bir varlığa bağlı olmaksızın var olabilen şeylere verdiği isim “töz” veya “cevher”dir. Aristoteles her tözün iki temel özelliği olduğunu söyler. İlk olarak, tözler bir “bu” olarak gösterilebilir. İkincisi, tözler “ayrı durabilme” özelliğine sahiptirler. Aristoteles’e göre, tikel her nesne bir tözdür. Sıradan her nesnenin maddesi ve bir biçimi vardır. Nesneleri belli bir türe ait kılan “unsur” veya “sebep” Platon’da değişen dünyanın dışındayken, Aristoteles’te nesnelerin içindedir.

Platon ve Aristoteles’in ortak noktası, farklılıklarından daha önemlidir. Her iki düşünür için de bilginin olanaklılığı, tümellerden veya genel karakterlerden geçmektedir. Aristoteles de tikel bir nesnenin bilinebilir tarafının onun biçimi veya özü olduğunu kabul eder. Biçim ve öz, bir türün tüm üyelerinde bulunan unsurlardır. İnsanın özü, diyelim ki “akıllı hayvan” olmasıdır. İnsanlar sarışın, esmer, uzun, kısa, yaşlı, genç olabilirler. Fakat insan olmanın özü her insanda aynı olmak durumundadır. Günlük yaşamda metafizik; çoğunlukla ruhsallık, uzaydan gelen canlılar, gizemli doğaüstü güçler gibi konularda ilintilendirilse de felsefecilerin uğraştığı metafizik, esas olarak, gerçekliğin yapısının akılcı yöntemlerle ortaya konulması, “varlık” kavramının aydınlatılması ve varlık alanında egemen olan temel ilkelerin açığa çıkarılması gibi düşünsel işlevleri kapsar.

Epistemoloji III

“Metafizik” ile ilgili bir diğer deyim “ontoloji”dir. “Ontoloji” felsefede “varlıkbilim” veya “varlık kuramı” anlamlarında kullanılır. Gerçeklik, Hakikat ve Epistemoloji konusuna değinelim. Eski Yunan’da hem Sokrates öncesi dönemde üretilen kuramlar hem de Platon ve Aristoteles çizgisinde öne sürülen tezler açısından bakıldığında, görünen dünyanın ardındaki gerçek varlığı bulma çabasının belirleyici olduğunu gözlemleriz. Pek çok felsefi kavramda olduğu gibi, “gerçek” ve “hakiki” kavramlarının da günlük dildeki kullanımları kuramsal sorgulamalar için ipuçları taşır. “Hakikat nedir?” gibi geniş bir felsefi soru sorulduğunda, insanların aklında olan şey, genellikle metafizik veya ontolojik kaygıların biraz ötesinde olan bir durumdur.

“hakikat sorgulaması” bazen ölümlü bir yaşamın anlamı ve gizemi, ölümden sonra bizi neyin beklediği, en derin yaşamsal sorularımızın nihai yanıtı gibi varoluşsal bir boyut içeren irdelemelere gönderme yapan bir sorgulama türü olarak alınır. Buna karşın “gerçeklik nedir?” sorusu çoğunlukla, ontolojik ağırlığı olan bir soru olarak görülebilir.

Sıradaki içerik:

Epistemoloji III