e
sv

Medeni Hukuk III

avatar

Devletsel

  • e

    Mutlu

  • e

    Eğlenmiş

  • e

    Şaşırmış

  • e

    Kızgın

  • e

    Üzgün

Medeni Hukuk III. Kişilerin hukuk düzeni tarafından kişi sayılması diğer bir ifade ile haklara ve borçlara sahip olması, tarihin ilk dönemlerinden itibaren tartışma konusu olmuştur. Romalılar çözümü yalnızca özgür bireyleri, köleleri saymakta bulmuşlarsa da modern hukuk düşüncesi ve eşitlik fikri kişi ve kişilik kavramlarının içeriğinin belirlenmesinde farklı bir çözümden hareket edilmesini gerektirmiştir. Hangi varlıkların haklara ve borçlara sahip olabileceği hukuk düzeni tarafından belirlenir. Bu anlamda gerçek kişiler kadar tüzeli kişilerde hukuk nazarında kişi kabul edilirler.

Medeni Hukuk III

Medeni Hukuk III

Kişi kavramı ile yakından ilişkili bir kavram da kişilik kavramıdır. Medeni Hukukta kişi, haklara ve borçlara sahip olabilen varlığı ifade eder. Bir varlığın kişi olarak kabul edilmesi, ancak o hukuk düzeninin söz konusu varlığı bu şekilde kabul etmesine bağlıdır. Bizim hukukumuzda insanların yanında, hukuk düzeni tarafından öngörülen koşulları yerine getiren insan toplulukları ve mal toplulukları da kişi olarak kabul edilir. Kişilik kavramı dar anlamda ve geniş anlamda kişilik kavramı olmak üzere ikiye ayrılarak incelenir. Dar anlamda kişilik kavramı, haklara ve borçlara sahip olma yeteneğini ifade eder.

Geniş anlamda kişilik kavramı ise sadece hak ehliyetini değil, aynı zamanda fiil ehliyetini de içine alır. Bu anlamda kişilik kavramı kişi kavramından daha geniş olup hak ve fiil ehliyetlerini, kişisel durumları ve kişilik haklarını da içerir. Kişi denilince her şeyden önce gerçek kişiler diğer bir deyişle insanlar akla gelir. Günümüzde tüm modern hukuk sistemlerinde ve ülkemizde gerçek kişilerin hak ehliyetine sahip olma bakımından eşit olduğu hüküm altına alınmıştır. Kişilik doğumla başlar. Kişiliğin kazanılabilmesi için doğumun tamamlanmış olması ve çocuğun sağ doğmuş bulunması gerekir. Çocuğun tamamıyla veya “tam” doğmasından kasıt ana rahminden tam olarak ayrılması, sağ doğmasından kasıt ise ana rahminden tamamen ayrıldıktan sonra bir an bile olsa yaşamasını ifade eder.

Doğal bir olay olan ölüm ise aynı zamanda kişiliğin sonra ermesine neden olan hukuki bir olaydır. Ölümün ne zaman meydana geldiği hususunun belirlenmesi tıp biliminin alanına girer. Ölümle kişilik sona erdiği gibi ölen kişiden geriye kalan cesedi bir hak süjesi olmadığı gibi eşya niteliğinde de değildir. Medeni Kanun ölüm olayına önemli hüküm ve sonuçlar bağlamıştır. Bu nedenle ölümün ispatı gerekir. Ölümün ispatı ise kişisel durum sicilleriyle ve karinelerle olur. Ölüm karinesi, Türk Medeni Kanununun 31. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan hükme göre “Bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde kaybolursa, cesedi bulunamamış olsa bile gerçekten ölmüş sayılır”.

Ölüm karinesinden yararlanabilmek için hâkim kararı gerekli değildir, ancak kuşkusuz mahkemeye başvurmaya da bir engel bulunmaz.

Ölüm karinesi adi bir karinedir. Bu nedenle aksi her türlü kanıtla kanıtlanabilir. Ölüm karinesinden farklı olarak birlikte ölüm karinesi Türk Medeni Kanununun 29. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre Gaiplik, ölüm haricinde gerçek kişiliği sona erdiren hallerden bir diğeridir. Gaiplik Türk Medeni Kanunun 32. maddesinde düzenlenmiştir. Bir kimsenin gaipliğine ancak iki halde karar verilebilir. Bunlar; “ölüm tehlikesi içinde kaybolma” ve “uzun zamandan beri kendisinden haber alınamama”dır. Ancak her iki halde de bir kişinin gaipliğine karar verilebilmesi için belli bir sürenin geçmesi gerekir. Kanunun aradığı şartlar gerçekleşmiş olsa bile gaiplik, ölüm karinesinde olduğu gibi kendiliğinden gerçekleşmez.

Bunun için mahkemeden gaiplik kararının alınması gerekir. İlgililer görevli ve yetkili mahkemeye başvurmalıdırlar. Bir kişinin gaipliğine karar verilmesi halinde gaip evli ise bu karar ile evliliği kendiliğinden son bulmaz. Gaip kişi evli ise ve evliliğin son bulması istenirse ya gaiplik kararı istenmesi ya da ayrıca açacağı bir dava ile evliliğin feshini talep etmesi gerekir. Hak ehliyeti Türk Medeni Kanunun 8. maddesinde düzenlenmiştir. Hak ehliyeti, haklara ve borçlara sahip olabilme, başka bir ifadeyle hak sahibi olma ve yükümlülük altına girme ehliyetine denir. Hak ehliyeti bakımından genellik ve eşitlik ilkesi geçerlidir. Hak ehliyetine sahip olmanın tek koşulu, gerçek kişilerde sağ tam doğum, tüzel kişilerde ise kanunun öngördüğü şekilde kurulmuş olmaktır.

Bu bakımdan hak ehliyeti pasif bir ehliyettir. Hak ehliyeti, mirasçı olma ve davaya taraf olma gibi ehliyetleri bünyesinde barındırır. Bu ehliyet, hukuka uygun eylem ve işlemler yapabilmeyi ve hukuka aykırı eylemlerden de sorumlu tutulmayı gerektirir. Türk Medeni Kanunun 9. maddesince düzenlenir. Fiil ehliyetinde hüküm ve sonuç doğrudan doğruya kişinin davranışına bağlanmıştır. Bu nedenle aktif bir ehliyettir. Fiil ehliyetinden yararlanmak bazı koşullara bağlı tutulmuş ve fiil ehliyeti kişilere eşit olarak tanınmamıştır. Fiil ehliyetinin tüm koşullarını yerine getiren kişiler tam ehliyetlidir. Yani ergin olan, ayırt etme gücüne sahip olan ve kısıtlanmamış olan kişiler tam ehliyetlidir. Bunlar her türlü hukukî işlemi yapabilirler ve tüm hukuka aykırı fiillerinden dolayı da sorumludurlar.

Medeni Hukuk III

Ehliyetleri tam olmakla birlikte, kendilerine “yasal danışman atanmış olan kişiler” ile doktrinde tartışmalı olmakla birlikte “evli kişiler” sınırlı ehliyetliler grubunda yer alırlar. Ayırt etme gücüne sahip olmayan kişilerin fiil ehliyetleri bulunmaz, bu nedenle tam ehliyetsizler grubunda yer alır. Hukuki işlem ehliyetleri olmadığından tam ehliyetsizlerin daima yasal temsilcileri aracılığıyla hareket etmeleri gerekir. Hukuki işlemleri tam ehliyetsizin adına ve hesabına yasal temsilcisi, yani veli veya vasi gerçekleştirir. Ancak Medeni Kanun üç işlem bakımından bu kurala istisna getirmiştir.

Yasal temsilci tam ehliyetsiz adına; vakıf kuramaz, bağış yapamaz ve kefil olamaz. Kural olarak tam ehliyetsizlerin haksız fiil ehliyetleri de bulunmaz. Ancak söz konusu kuralın bazı istisnaları vardır. Ayırt etme gücüne sahip olan küçükler ile kısıtlılar sınırlı ehliyetsizler bu grupta yer alır. Kural olarak sınırlı ehliyetsizlerin fiil ehliyetleri yoktur. Bu gruba giren kişiler bakımından ehliyetsizlik asıl, ehliyet ise istisna niteliğini taşır. Sınırlı ehliyetsizlerin de yasal temsilcilerinin olması gerekir. Kural hukuki işlemlerin sınırlı ehliyetsiz adına veli veya vasi tarafından gerçekleştirilmesidir. Sınırlı ehliyetsizler, kendilerini borç altına sokmayan, sadece menfaat sağlayan işlemleri yasal temsilcilerinin rızasına gerek kalmaksızın kendi başlarına yapabilirler.

Ayrıca idaresi kendilerine bırakılmış olan mallarla ilgili işlemler ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında da kural olarak yasal temsilcilerinin iznine muhtaç değildirler. Hukuk düzeni tarafından haklara ve borçlara sahip olabilen varlıklara kişi denir. Bizim hukukumuzda kişi deyimi gerçek kişiler ve tüzel kişileri ifade eder. Gerçek kişiler insanlardır. Kişi sayılma bakımından tüm insanlar eşittir. Tüzel kişiler ise kendilerine hukuk düzeni tarafından kişilik tanınmış mal ve kişi topluluklarıdır. Kişi kavramı ile yakından ilgili bir kavram da kişilik kavramıdır. Kişilik kavramı dar anlamda kişilik kavramı ve geniş anlamda kişilik kavramı olmak üzere ikiye ayrılır. Hak ehliyetine sahip olma bakımından bütün kişiler eşit olmakla birlikte, fiil ehliyeti bakımından durum aynı değildir.

Sıradaki içerik:

Medeni Hukuk III